Batılı Gözlerle Aynaya Bakmak

İrem AKÇA

Müziği hayattan koparıp müzelik bir eser gibi konser salonlarına sıkıştırdığımızdan, nerede ne çalınır ne söylenir bilemez olduk. Kendi müziğimize de biraz böyle yabancılaştık. Doğduğumuzda kulağımıza okunan ezanın, annemizin bizi uyuturken söylediği ninninin, beş vakit duyduğumuz ezanın ve ölünce okunan selânın müziğimizin sadece ilk akla gelen örnekleri olduğunu hatırlamak gerekir. Zamanında tek sesli ilkel müzik diye Batılılaştırılmaya çalışılmış, arabeskle karıştırılmış, raflarda tozlanmış olsa da müziğimiz değişmeye ve bizimle yaşamaya devam etmektedir. Ancak hayatımızda büyük yeri olan Türk müziğini öğrenmeye ve anlamaya gelince durumlar biraz karışmaya başlar.

Müziği öğrenmeye Batı sisteminden ve terminolojisinden başladığımız için makam kavramını anlamakta güçlükler yaşıyoruz. Halbuki kulağımızı biraz zorlayınca öğle ezanı ile sabah ezanının farkını ayırt ediyoruz. Teoride de farklı görüşler içeren Türk müziği, Batılı gözlerle aynaya bakan bizleri bir hayli zorluyor tabii. Bu yüzden Nihavend makamına Sol minör, Buselik makamına La minör diyerek müziğimizi hatalı şekilde tanımlıyoruz. Belki Türk müziği, Batı müziği dinleyen oryantalist kulaklarımıza daha egzotik ve gizemli geliyor diye Türk müziği öğreniyoruz, belki de buraları anlatmak için eşit aralıklı tampere sistemin yeterli olmadığını düşünüyoruz.

Türk müziği isimlendirmesi bile birçok tartışmayı beraberinde getiren bir konu olmuştur. Aynı toprakları paylaştığımız gayrimüslimler de dinî törenlerinde benzer müzikleri kullanır. Bir Ortodoks kilisesinde duyulan ilahinin Katoliklerinkinden çok bizimkilere benzemesi de bundan olmalıdır. Tatyos Efendi, Hamparsum Limonciyan gibi gayrimüslim bestecilerin Türk müziğine hizmet eden isimler olduğu söylenir ancak bu müziğin sadece Müslüman tebaaya ait olmadığı da meydandadır. Bazılarımız her şeyde olduğu gibi Batılı gözlüğü takıp Şark müziği diye adlandırır müziğimizi. Nasıl topraklarımız Avrupalıya göre Orta Doğu ise müziğimiz de Şark müziğidir. Bulunduğumuz yere de Doğu demek biraz gülünçtür aslında.

Türk müziğine alaturka, şark müziği gibi isimler takmayı, Çargâh makamını Do Majör diye adlandırmayı bırakıp bize buradan bakmayı öğrenirsek, hem kendi müziğimizi hem de Batı müziğini daha iyi anlayacağız. Donizetti Paşalardan günümüze dek birçok Batılılaşma hareketi gerçekleşmiştir. Bunlardan bazıları Türk Müziğinin gelişmesine katkıda bulunmuş yenilikler olsa da gerek radyo gerek tedrisat yasağı bizi kimliksizleşmeye sürüklemiştir. Belki kendi müziğimizi Bizans kalıntısı olarak tanımlayıp köylerde “pentatonik gerçek Türk Müziği” aramak, tanburun kökenini Sümer’e dayandırmak yerine sadece kaliteli icraları dinlesek bile iyi bir Türk müziği dinleyicisi olabiliriz. Her ne kadar 1700’lerden bu yana yüzümüzü batıya dönmüş olsak da kendi tarlamızda yetişen meyveyi unutmamak gerekir. Kendi tarlamızda, kendi tohumumuzdan yetişen Türk müziğini, sırf adı evrensel olduğundan ve mutlak doğru kabul edilen Batı müziğinin terimleri ile adlandırmamak doğru olur. Mesele sadece basit isimlendirme hataları gibi gözükse de giydiğimizde üzerimizde emanet gibi duran bu Batılı kıyafet her alanda bize rahatsızlık vermektedir. Ayrıca müzikte Alzheimer olmamız da beraberinde udla kanunu ayırt edemeyen gençler gibi pek çok sorunu getirmiştir. Umuyorum ki kaybettiklerimizi geri kazanmak ve elimizde olanı kaybetmemek için daha çok çabalarız.

Perdesiz Bağımsız Türk Musikisi Dergisi’nde yayınlanan tüm yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.

1 Comment

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir